Showing posts with label Güney Kore. Show all posts
Showing posts with label Güney Kore. Show all posts

Sep 2, 2012

Kore Takipçileri İçin: "Bu Yaz Neler Yaptık?"


Son zamanlarda “bu blogu nasıl olur da güncellemeyi unuturum” benzeri hayıflanmalar içerisindeydim. Birkaç sitem de aldım bu konuda. En sonunda yazmaya karar verdim. Çok da şey birikti buraya yazmayalı. İnsanın rahatlaması için yazması kadar güzel bir şey olamaz. “Başucunuzda mutlaka boş, beyaz bir sayfa bir de kalem olsun.” derdi bir hocamız. En etkili yol yazmaktır. Öyleyse madem yaz aylarının sonuna geldik, sonbahara taze bir merhaba dedik, size bu yaz Kore dünyasına dair neler yaşadık onları yazmak istiyorum. Müzik olsun, sinema olsun, televizyon dünyası olsun. Hem bunlardan bahsedeceğim, hem de bir nevi kendi yaz tatilimi anlatmış olacağım. Bir taşla iki kuş yani. Haydi bakalım! ^^

Öncelikle K-drama dünyasıyla başlayalım. Bu yaz döneminde dizi açısından deyim yerindeyse doyduk. Hatta doymaya devam ediyoruz. Ne izleyeceğimizi şaşıracak duruma geldik. Bu yıl izlenilmesi gereken yaz dizileri ve yaz dönemine sarkan süper kaliteli bahar dizileri vardı. Bunların arasından bazılarını izledim. Bazılarını izlemeye gerçekten zamanım yetmedi. Ama üç dizi vardı ki onlar hala konuşulmaya devam ediliyor.



İlki Rooftop Prince. “Zaman kayması” diye bir kavramı öncelikle bize bu dizi tanıttı. Joseon döneminden günümüze atlayıveren kendini beğenmiş Majesteleri Lee Gak ve onun dünyalar tatlısı üç yardımcısı sayesinde bu kavram neymiş, öğrendik. 300 yıllık bir aşkı ağzımız açık izledik. Yoochun’un oyunculuk yeteneğinin ne kadar geliştiğine gözlerimizle şahit olduk. Hala bazı sahnelerin komikliğiyle neşemizi bulsak da aşk hakkında “bu kadar da olur mu” dedirttikleri için genel olarak ağlama eğilimi gösterdik. Çok dokunaklı bir finali vardı. Kimilerine göre yetersiz denildi. Ama bence akıllarda tek bir soru bile kalmadan veda ettiler.



İkincisi benim hala izlemeye cesaret edemediğim bir dizi. Çünkü biliyorum izlersem çok seveceğim. Neden sevmeyesin derseniz, şu an hiçbir dizi üçüncü olarak adını vereceğim dizinin önüne geçsin istemiyorum. A Gentleman’s Dignity bu yazın en güzel sürprizi oldu sanırım. Daha önce Secret Garden ekibinin yoğun çalışmalarını duymuştuk. Sonunda bize bu “ahjussi” dizisiyle görkemli bir dönüş yaptılar. Gerçekten merak ediyorum. Ee, izlemeden nasıl emin oldum peki? Etrafımda bu diziye dair hiç olumsuz bir yorum okumadım da ondan. En kısa zamanda da izleyeceğim.



Son dizimiz ise tabii ki “Gaksital”. Ben size bu yazıyı hazırlarken dizinin son iki bölümü henüz yayınlanmadı. Hüzünle karışık gelecek haftayı bekliyoruz. Yaz başında yayınlanmaya başlanan Gaksital, başlangıçta 24 bölüm olarak düşünülmüştü. Ama “asla reytingi düşük bir dizi yapmadım” diyen Joo Won’u haklı çıkaran izlenme oranlarına sahip olunca 4 bölüm daha uzatılmasına karar verildi. Bu dizi Kore’nin yakın tarihine ışık tutması nedeniyle çok sevildi. Genelde Joseon döneminde izlediğimiz Kore’nin, Yuan boyunduruğundan kurtulup Japon İmparatorluğu altına girmesini hiç izlememiştik, ya da varsa ben bilmiyorum. Dahası dönem dizilerinin fanatiği olan ben, böyle güzel bir dizi izlememiştim. Hatta biraz ciddiyetsiz olacak ama Kore erkeklerini jöle sürerken hiç görmemiştim :P Aynı şekilde bayanlarını da böyle kıyafetlerle. Kore Cumhuriyeti’nin sancılı bağımsızlık mücadelesi hepimizi derinden etkiledi. Ama daha önce bahsettim mi bilmiyorum şunu ısrarla söylemek gerek: Kore’nin siyasi tarihi kesinlikle bu diziden ibaret değil. Bu dizinin gerçek olan pek çok yönü olabilir. Ama sırf bu diziyi izleyerek Japonya’ya düşman olup Kore milliyetçiliği yapmak niyetinde değilim. Öyle değil mi yoldaşlar? :D Tamam kabul ediyorum çok etkileniyoruz böyle şeylerden. Ama biraz olsun taraflı bir dizi olduğunu da unutmayalım istedim. Gaksital deyince cümlelerim aktı gitti. Bu diziyi mutlaka izleyin, izlettirin bence.


Not: Big, Ghost, Dr. Jin ve I Do, I Do listeye almadığım için zorlandığım diğer dört dizi. Yukarıdakiler en iyisiydi sadece. Yılın kritiğini yaptığımda hem bu dizilere hem de henüz tamamlanmayan Arang, Faith ve Nice Guy’a da yer vereceğim.



Şimdi gelelim K-pop dünyasına. Müzik anlamında Kore yeni bir akımın etkisine girdi. Hatta tüm dünyayla beraber. “Gangnam Style” bu yazın belki de bu yılın en büyük olayı oldu. YG Family sanatçısı PSY, 2 yıl verdiği aradan sonra yayınladığı videosuyla yediden yetmişe herkese Gangnam dansını öğretti. Şarkı o çok bildiğimiz dans şarkılarından biraz daha farklıydı, ama sözleri de -kabul edelim- bir o kadar anlamsızdı. Yine de kıpır kıpır temposu ve “horse dance” faktörü sayesinde Youtube’ta gelmiş geçmiş en çok izlenen K-pop videosu olma ünvanını ele geçirdi. Hala sıkılmadan dinleyebiliyoruz. Çok uğraşsam da dansını öğrenemedim. Ama yapacağım, azimliyim bu konuda :)



K-pop dünyasına bu yaz bir sürü yeni grup katıldı. Ama eskilerin muhteşem comebackleri yüzünden yeniler yine pek ilgi göremedi. Yazın en güzel comeback’i Beast’inkiydi bana göre. Geceyle kafayı mı bozmuş bunlar desem de “Midnight Sun” bu yaz en çok dinlediğim albüm oldu. Özellikle Midnight ile K-pop’ta özlediğim bir şarkıyı yapmış oldular. Kutluyorum kendilerini, kesinlikle daha iyi olacaklar.



Bu yaz özellikle bayan gruplar ortalığı coşturdu. 2NE1, Bigbang’in yıl başında yaptığı gibi naif bir comebacki tercih etse de f(x) ve Wonder Girls yazın en hareketli şarkılarını yaptılar. Electric Shock ve Like This’i çok dinledik. Talihsizlikler peşini bırakmayan bayan grubumuz T-ara ise 2NE1’a benzer bir tempoda Day By Day ile dönüş yaptı. O şarkıya adeta bayıldık. Grubu da sevmeye çalışıyoruz tüm yaşananlara rağmen. Bu yaz çok önemli bir comeback daha vardı bayan cephesinde. BoA “Only One” ile şanına yakışır bir dönüş yaptı. 4Minute – Volume Up yine yazın göze çarpan şarkılarından oldu. Ama yazın son günlerinde geri dönen KARA, uzun süredir özlenen hitlerinden birini yaptı. Pandora’yı severek dinliyoruz.



Yaza Bigbang ile başlayıp yine onlardan biriyle kapadık. Yaz başında Bigbang – Alive (Monster Edition)’ı yayınladılar. Monster, Bingle Bingle dinlemekten bıkmadığımız şarkılar oldular. Still Alive’ın introluktan şarkıya dönüşü de ayrıca muhteşemdi. Yazı bitiren ise liderin solo albümü oldu. Uzun bir aradan sonra kendine has tarzını özlediğimiz G-Dragon, bu kez electroyu katmadan yalnız Rap – R&B karışımı bir müziği denedi. Türünün tek örneğiydi sonuçta. One Of A Kind ve henüz yayınladığı That XX alışamadığımız bir tarzın meyveleri oldular. That XX’i ne kadar sevdiysem, One Of A Kind’ı da o kadar sevemedim. Beni tanıyanlar lideri herkesten ayrı tuttuğumu bilirler ama ne yapsa beğeneceğiz diyen bir VIP de değilim. Heartbreaker’dan sonra beklentilerimiz yüksekti belki de. Hazır yazın iyilerini yazmışken bunu eleştirimi bir kenara sıkıştırayım istedim.



Super Junior’ın Sexy, Free & Single’ı benim açımdan büyük bir önem arz ediyordu. Çünkü grubun en sevdiğim üyesi Kangin bu albümle geri dönecekti. Büyük bir heyecanla bekledim ama yine de istediğim tadı alamadım. Geçen yaz Mr. Simple’ı bangır bangır dinliyorduk. A-Cha keza öyle. Ama bu yaz S.P.Y ve S.F.S sönük kaldılar. Nerede o eski SuJu dedim. Onların çok güzel şarkılara imza attığı dönemleri özlüyorum itiraf edeyim. It’s You gibi mesela. Ama önce yeniden 13 kişi olmaları gerekiyor.




Junsu! Unutacağımı sanmıştınız. Junsu bu yaz solo çalışmalarına dönen birkaç grup üyesinden biri oldu. Ama ne albüm öyle! Önce bahar aylarına Tarantallegra ile damgasını vurdu. Şimdilerde ise mavi saçları ile yayınladığı İngilizce Single’ı Uncommitted konuşuluyor. Yaz bitmeden o da hamlesini yaptı böylece. Mükemmel sesinden mahrum bırakmadı bizi.


K-pop dünyasında daha pek çok şey oldu ama yazabileceklerim bu kadar. Yazdan önce debutlarını yapıp yazın pek varlık gösteremeyen iki grup var. Onların da isimlerini yazayım ki ayıp olmasın. B.A.P ve Nu’est. İkisi de sağlam gruplar ve gelecek vaad ediyorlar.


Şimdi biraz da beyaz perdeye değineceğim. Bu yaz izlediğim iki güzel Kore filminden bahsetmek istiyorum.



Bu yazın en beğendiğim filmi The Thieves oldu. Film Ocean’s Eleven filminin Kore versiyonu olarak düşünülmüş. Ama kadro belki de Amerikan versiyonundan bile daha iyi. Tecrübeli aktör Lee Jung Jae’nin yanı sıra bu yılın "en güzel ağlayan" oyuncusu Kim Soo Hyun ve Kore filmlerinin en iyi kadın oyuncusu Gianna Jun başrollerde. Film vizyona girdikten günler sonra çok beğenildiği için 2.sinin çekimlerine başlandı bile.


İkinci filmimiz acaba bunlar Ocean’s Eleven’a takmışlar mı diyeceğiniz türden. Fakat lafınızı hemen geri alın çünkü filmin başrolünde Cha Tae Hyun var! Komedi üstadı, Kore’nin en sempatik adamı Tae Hyun bu filmle ilk tarihi filmine imza atmış oldu. Film yine bir hırsız çetesini konu alıyor. Ama bu sefer olayların Joseon’da geçmesi The Grand Heist'i Thieves’tan farklı kılıyor.


İki filmi de şiddetle tavsiye ediyorum, pişman olmayacaksınız.


Tüm bunların dışında bu yaz başka neler oldu, onlara kısaca bir göz atalım:


*Dünyaca ünlü sanatçılar Kore’yi fark etti. Bunda Gangnam Style’ın büyük etkisi oldu.


*Twitter tayfası bol tartışmalı ve etkinlik dolu bir yaz geçirdi. K-pop grupları, K-drama starları defalarca TT’e taşındı. Sanırım bu kadar etkinliğin en büyük sebebi ünlü grupların ve oyuncuların planlanan ya da planlanmakta olan dünya turlarına henüz Türkiye’yi dahil etmemiş olmamalarıydı. Buna rağmen bazı sanatçılardan Türkiye için söz alındı. Bakalım verilen bu sözler tutulacak mı?


*Müzik cephesinde göz yaşartan bir gelişme daha yaşandı. Dağılan SS501 grubunun üyesi Kyu Jong’un askere gitmesi grubu bir araya getirdi. Triple S’ler kadar dünyadaki tüm Kore severler bu olaya çok sevindi.


*Zannediyorum ilk defa bir Türk oyuncu Uluslararası Seul Drama Ödülleri’nde ödül kazandı. Ezel dizisi ve Kenan İmirzalıoğlu törenin özel ödülünü aldılar. Gururlandık. Bir kez daha sesimizi duyurabildik.


*Maalesef tatsız bir haber; bu yazı yazılmadan birkaç gün önce Kore’yi şiddetli bir tayfun esir aldı. Ancak toparlanıyorlar. Umarım kısa sürede atlatırlar.



Haber bülteni gibi bir yazı yazdım galiba. Ama bunlar hep beraber yaşadığımız gelişmelerdi. Bir de ben kendi dünyama birkaç yenilik kattım. Yeni çingular edindim. Korece çalışmaya ağırlık verdim. Japonya’ya geri döndüm. Kalben yani :P Şu sıralar biricik Oguri Shun’un "Rich Man, Poor Woman" dizisini izliyorum. Başlangıçta süper klişe bir adı var bunun, kesin içeriği de öyledir diye düşünmüştüm. Ama düşündüğümle kaldım. Oguri Shun nasıl klişe bir rolü canlandırabilir ki? Sıradışı patron Hyuga Toru şimdiden favorim oldu. Hah, az kalsın unutuyordum. Bir de çeviri işine katıldım. İngilizce seviyemi görmek, geliştirmek ve imlamı kuvvetlendirmek için. Minoz Turkey ile beraber Lee Min Ho’nun Faith dizisini çevirmeye başladık. Dizi devam ediyor. Yani sonbaharım da bu şekilde geçecek.


Evet, işte benim ve birçok Kore severin yaz tatili böyleydi. Evde, internet başında, mümkün olduğunca az sosyalleşerek geçti. Ama ben pişman değilim. Burada vakit harcamayı seviyorum çünkü. Bu sayfaya da aynı özeni göstermek ümidiyle veda ediyorum. Umarım değerlendirmemi beğenmişsinizdir. Yorumlarınızı eksik etmeyin! :)


Bir dahaki yazıya kadar, hoşçakalın! ^^



Jul 24, 2012

Bizim Fandom Sizinkini Döver (!)



UYARI:

Yazımın başında özgür irademle yazıldığını belirtmek isterim. Yapılan kötü yorumlar ya da asla yapılmayacak olanlar eminim kulaklarımı sağlam şekilde çınlatacaktır. Affedersiniz ama o yorumlar umrumda bile olmayacak. Sonuçta ben bu dünyaya sizin sayenizde girmedim. Sizin sayenizde de neyi yapıp neyi yapmayacağıma karar vermeyeceğim.


Peki neden yazıyorum? Çünkü dün gece yaptığım bir retweet yüzünden bazı otoriteler hayatımı anlamlı kılacak şeylere yönelmemi istediler. Ben de öyle yapmaya karar verdim. Ama bunu kapalı hesaplar ardından değil son derece şeffaf bir ortam aracılığıyla; yani blogumdan yapmaya karar verdim.


V.I.P nedir, E.L.F nedir ben bu konuya açıklık getirecek bir yetkili değilim. Sadece bu yazımda kendime göre doğru olduğunu düşündüğüm iddialarda bulunacağım. Kimseden de kanıtlama beklemiyorum her şeyin ortada olduğu genel örnekler vereceğim için bu açıklamayı eminim kabulleneceksiniz.


Super Junior ve Bigbang kulvarları son derece farklı ama her ikisi de alanında üstün gruplar. Sadece Türkiye’de değil Kore’de de hayran grupları arasında sürtüşmeler olmuştur. Bunun sebebi hangi grubun Hallyu’yu temsil ettiği. Hangisi daha üstün, hangisi daha uzağa işiyor. Hep merak edilen şey budur. İşte bu nedenle ıkınarak yürütmeye çalıştığınız fandom kardeşliği yalandır arkadaşlar. Görünüşte iki hayran grubu da birbirine destek vermeye çalışır. Bu diğer K-Pop grupları için de böyledir. Ama hayran grubu ne demektir? Hayranı olduğu sanatçıyı sonuna kadar korumak, destek vermek. Hal böyleyken ben nasıl olur da başarısına son derece inandığım grubumu diğerine karşı savunmam? Hiç farkımız olmayacaksa neden bize “fandom” diye genelleyip ama sonuç olarak ayrı ayrı isimler vermişler? Farklıyız da ondan. Bakın dün geceden beri farklıyız diyorum. Ben Super Junior dinleyen aynı zaman da Bigbang’i sevemez demiyorum. Ben Bigbang bile dinlemezken Sapphire Blue’nun ne anlama geldiğini bilirdim. Ama VIP olunca iki fandom arasındaki farkı çok net gördüm.


Neydi peki bu fark?


Super Junior, kendi şirketi SM tarafından genç kızların beğenisine sunulmuş, yetenekli seslerin olduğu kadar zerre yetenek barındırmadığı halde yakışıklılığıyla ve sempatikliğiyle de kalpleri feth eden birçok üyeden ileri gelmiş bir gruptur. Ciddi anlamda Super Junior’un barındırdığı yetenekli Koreli sesler: Kyuhyun, Sungmin, Ryeowook, Yesung, Kangin. Eunhyuk ise harika bir dansçıdır. Donghae gayet yakışıklıdır ama sesi yeteri kadar olmasa da masumluğuyla işi götürür. Heechul grubun maskotudur. Yaşını aldığı halde grubun vazgeçilmezidir bana göre. Geri kalanı için “SHOW BUSINESS” ifadesi pek yalan olmaz. Onları genelde dizilerde ya da program sunuculuklarıyla tanırız. Siwon, Leeteuk ve Shindong SM’in Kore televizyon dünyasında sahip olduğu tekeli güzel bir şekilde değerlendirir. İşte bu grubun hayran kitlesi ister istemez “Oppa” odaklıdır. Zaten şirketin onları piyasada pazarlaması tamamen bu yöndedir. Sürekli stüdyo klibi çekerler ve dans ederler. Hayranları tarafından dans coverı en sık yapılan grup SuJu’dur herhalde. Grubu biraz tanıyıp asıl konuya gelecek olursak Super Show’un izleyici kitlesini kapsamlı olarak ele alalım. İzleyici konserlerin büyük bir kısmında ağzı açık bir şekilde ağlar. Çünkü Super Junior’ın ağzı açık bırakacak derecede yakışıklı üyeleri vardır. Siwon üstünü yırtıp elini mikrofonu aldığında söyleyeceği şarkıdan değil de gözlerimizi kamaştıran kaslarına odaklanırız. Çünkü size coşku veren ya da kalbinize dokunan bir sese sahip değil. Ama bu da onun yeteneğidir işte. KRY üyeleri söyleyince aynı şeyi mi hissederiz? Tabii ki hayır. Onlar çuval da giymiş olsa sesleriyle büyülenmemek elde değil. ELFler’in tepkileri bu doğrultuda VIPler’inkinden son derece farklıdır. Şimdi VIP cephesine bakalım.


Bigbang ise şirketi YG tarafından söz yazarlığı, ballad, rap, dans gibi bir grupta olması gereken en temel birkaç özelliğe sahip oldukları için piyasaya sürülen Kore’deki sayılı gruplardandır. Ama “oppa” kategorisine girmezler. Çünkü iddia ediyorum hiçbir Bigbang üyesi, Super Junior’daki en çirkin üyeden daha bakımlı ve yakışıklı değildir. Lideri yeri geldiğinde etek giyer, ses konusunda yeteneği tartışılmayacak üyesi saçını biçilmemiş çimler gibi uzatır, en karizmatik olanı saçını maviye boyar dumura uğratır... vs vs. Sanırım Bigbang benim yüreğime dokunacak müziği yapmamış olsaydı asla hayranları olmazdım. İsterse çakı gibi giyinsinler özellikle dikkatimi çekmezlerdi. Onlar müzik yaptıkları için bu piyasada yer buldular. YG bunun farkında olarak şirketin bayan grubunu da aynı doğrultuda oluşturdu. Sıradan insanların yaptığı müzik ses getirmiyorsa, üzgünüm ama K-Pop’ta tutunabilmeleri çok zor. Çünkü her gün yenisi çıkıyor en acımasız şekilde arka plana itilebiliyorsunuz. İşte bu nedenle bir VIP’nin Big Show izlerken duygulandığı şey G-Dragon’ın bakışları değil yazdığı sözlerdeki derin anlamdır. Hiç sevmediği halde rap yapmaya çalışıyorsa bu T.O.P sayesindedir. Şahsen Taeyang’ın sesi bu kadar güzel olmasa konsere gidip üstünü başını yırtacak bir VIP tanımıyorum. Onların fiziksel olarak yetenekleri sayesinde gözümüzde bu kadar yüceldiklerine inanıyorum.


Eğer tüm bunları anladıysanız neden VIP ile ELF’in farklı olduğunu da anlayacaksınız. Popülerliği tartışmıyorum. VIP elit, ELF sıradan demiyorum. Ama iki grubu farklı yorumlamamız bizim de farklı olduğumuzu gösterir. Zaten VIP’ye ismini veren grubu Bigbang, onların böyle olmasını ister. Super Junior konserlerinde Siwon yaptığı fan servicelere karşılık bulabileceği bir hayran kitlesi ister. Ya da ne bileyim herhangi bir kötü olayda yine arkasında ELF’i görmek ister. Bu nedenle SuJu ile ELF’in güçlü bağı tartışılmaz. SuJu ELF olmadan var olamaz. Bigbang ise yeri geldiğinde “BIGBANG is VIP” diyerek hem hayran grubuyla olan bağlılığını hem de hayran grubuna duyduğu saygıyı ifade eder. VIPler Bigbang için “Very Important Person” ise bunun gerektirdiği gibi davranır. Yahu Allah aşkına size gruplarınızın verdiği değerler doğrultusunda tabii ki kendinizi önemli hissedersiniz. Bunda ne kötülük vardır ki? İki grup ve fandom için de aynı şey geçerli.


Ama neden iki fandom bu kadar savaş içerisinde dediğimiz anda aklımıza bu ayrım gelmeli. En azından benim aklıma öyle geliyor. Piyasada üstün olma çabası hayran gruplarına da sıçramışsa bunda anormal bir durum olmadığını düşünüyorum. “Lütfen bizi daha çok destekleyin” Sizce her K-pop grubunun sık sık ifade ettiği bu cümle ne anlama geliyor? Bizi diğerlerinden daha çok destekleyin. Hepsinin amacı zirvedir çünkü. Doğal olarak bu böyledir arkadaşlar.


Bu ayrımı yanlış anlamaya sebebiyet vermeden açıklamaya çalıştım. Ama son olarak neden Twitter’da MadamPatapuff’a ait şu cümleyi RT ettiğimi açıklayayım.


“Bazı Vip'lerden cidden korkuyorum. İçlerine Elf kaçmış gibiler. :D”


Bunun sebebinin hepimizin rast geldiği “oppacı” zihniyetten kaynaklandığını söyleyeyim. Ayrıca şunu da ifade etmek isterim bu RT VIPler’i kötülüyor. Dikkat ettiyseniz, ben / biz hayranı olduğumuz grubu ya da hayran grubunu eleştirebiliyoruz. Bunu yapamayan insanlarla da baş etmek zorundayız. Bencilce ama her gün karşılaşıyoruz. Bu zihniyet VIPler’in içine kaçan ELFler sapık diye nitelendirdiğim “oppacı”lara niyet bağlamında çok benziyor. Evet, oppacı. Ben onları böyle nitelendiriyorum. Ben hayranı olduğum grubu bu şekilde sevmiyorum. Bir anda maddiyata dönüşüp oppasının boxerı olan kızları sevmiyorum. Görünce kibar şekilde uyarsam boşu boşuna sinirimi bozacağımı da biliyorum. Çünkü dün gece iki fandomı karşı karşıya getiren, içlerinde böyle insanların olduğunu bildikleri halde kendilerinin bile hoşnut kalmadığı o insanları bana karşı savunmalarıydı. Sanki çok değil birkaç ay önce böyle insanlarla kendinlerinin de dalga geçtiklerini unutmuş gibiler. Hoş dalga geçilen hayran grubunun tamamı değildir ki. O grubu temsil ettiğini düşünen vıcık vıcık, ergen zihniyettir. Dün gece o RT’i yaparken kimseyi kimseye genellemedim. Ama öyle yaptığım konusunda tepki aldım. İşin komiği verilen tepkilerin de genelleyerek yapılmasıydı. Çevremde hiçbir yanlışını görmediğim insanlar bile öyle olduklarını iddia etmişim gibi üstüme geldiler. Mizacım gereği böyle şeyleri umursuyorum.


Ama bu yazıdan sonra deyim yerindeyse iplemeyeceğim.


Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederim. Eğer ne demek istediğimi 1 kişi dahi anlamışsa ben anlatabilmişim demektir.


Hoşçakalın ^^

May 4, 2012

Kore'yi Seviyorum, Çünkü ...



Herkese heyecanlı bir merhaba!

Heyecanlı diyorum çünkü yaklaşık 14 saat önce beni hayallerime fazlasıyla yaklaştıracak bir adım attım. Peki neydi bu adım?

Tarihi net hatırlayamasam da; sanırım Mart ayının ortalarına doğru, forumlardan birinde MOFAT ve Arirang TV'nin beraber düzenlemiş olduğu bir yarışma gördüm. "I Love Korea, Because..." adında bir yarışmaydı bu. Şartları şöyleydi: Kore'yi neden sevdiğimizi anlatan maksimum 3 dakika uzunluğunda bir video hazırlayacak, Youtube'a yükleyecek ve daha sonrasında bu videoyu MOFAT'a ulaştıracaktık:




Hiç abartmıyorum bu haberi duyduğumda hayatta böylesine umutlandığım nadir anlardan birini daha yaşadım. Kendime inanıyor ve güveniyordum. Hemen kağıt kalemi elime aldım ve yazmaya başladım: NELER YAPABİLİRDİM?

Öncelikle yakın dostlarımı aradım. Haberi onlarla paylaştım. Geceler boyunca telefonda senaryo planlarını, çekim aşamalarını tartıştık. Tanıyanlar bilir, ben Kocaeli'de yaşıyorum. Açıkçası burada Kore'yi neden sevdiğimi anlatacak pek materyale sahip değiliz. Zamanla olacak belki ama şimdi yoktu en azından. Öyleyse tüm oklar bana en yakın ve en müsait yeri gösteriyordu: İSTANBUL!


Telefonda uykusuz geceler :P


Kore'yi neden sevdiğimi hem yıllardır edindiğim anılardan, hem de tarihi geçmişimizden ve tabii ki geleceğimizden bahsederek anlatabilirdim. Öncelikle yemeklerini tanıtmak istedim. Mart ayının sonuna kadar İstanbul'daki tüm Kore lokantalarını aradım. Hepsi yoğunluktan ve bunun mümkün olmayacağından bahsetti. Benim bir de Hanbok'a ihtiyacım olacaktı ki sadece 1 haftam kaldığı düşünülürse panik seviyemde gözle görülür bir artış olmaya başladı. Öncelikle bu süreçte yanımda bana maddi - manevi destek olan ailem, arkadaşlarım paniğimi fazlasıyla dindirebildiler. Eğer lokanta olmayacaksa Hanbok olur dedim. Çarşımızdaki yetenekli terzileri gezdim, dolaştım. Bana kısa sürede dikilebilecek en güzel Hanbok'u diktiler. Arkadaşımın annesi kenarlarını elleriyle dikti, işledi. Onlara sonsuz minnettarım :)



New York History Museum'daki Kore kültürü canlandırması



Hanbok işin içine girince Sultanahmet'e gitmek kaçınılmazdı. Giyip dolaşacağım uygun bir ortam bulduğumuza çok sevinmiştik. Elma dağıtma fikri ise kara kara düşündüğüm gecelerden birinde ortaya çıktı. Hanbok giyip elma dağıtmak Kore kültürünün muazzam bir sentezi olacaktı. Bu fikir için günler öncesinden heyecanlanmaya başlamıştım.

Tüm bunlar olurken ticari ilişkiler için konuşacağımız firmaları da araştırıyorduk. Neyse ki kuzenim Hyosung ile çalışıyordu. Onu arayıp durumdan bahsettim. Firma yetkilileri yardımcı olacaklarını söylediler. Ayrıca bu vesileyle firmadakilere kendimi sevdirdim. İdeallerimden bahsettim. Video yarışması farkında olmadan geleceğimi de şekillendirmeye başlamıştı :)


Kore Gazisi Sayın Turan Çökmez ve ben

Sürecin belki de en duygusal kısmı Muharip Gaziler Derneği ile olan görüşmelerimizdi. Telefonla arayıp randevu aldığımda beni son derece sıcak karşıladılar. Artık sadece bir an önce İstanbul'a gitmek kalmıştı. Nisan ayı geldiğinde son derece yoğun geçen İstanbul maceralarımıza da başladık. Bir öğleden sonra derneğin kapısını çaldık. Bizimle görüşecek olan Kore Gazisi: Turan Çökmez son derece tatlı ve samimi bir dedeydi. Bize savaşta aldığı yaralardan ve savaşın onda bıraktığı derin izlerden bahsetti. Biz onu gözlerimiz dolu dolu dinlerken bizimle paylaştığı enteresan bir anısı şaşırmamıza neden olacaktı. Ona"Kore'ye gitmekten, savaşmaktan hiç pişman oldunuz mu?" diye sorduğumuzda bize savaşta yaralanmasından hemen sonra küçük Koreli bir kızın ona verdiği kırmızı elmanın tüm acısını dindirdiğinden bahsetti. Elbette amcanın bizim Hanbok - elma projemizden haberi yoktu. Tamamen tesadüf olan bu anıyı kesinlikle videomuza koymaya karar verdik.



Hanbok = Haengbok



Gaziyle olan görüşmemizin ardından benim en heyecanlandığım kısıma gelmiştik. Sultanahmet'e doğru yola çıktığımızda elimde içi elma dolu koca bir sepet, üzerimde Hanbok vardı. Meraklı bakışlar altında Sultanahmet'te Koreli arayışımız başlamıştı. Ancak maalesef 2 saatlik serüvenimizde tek bir Koreli'ye denk gelememiştik. Umudumuzu kaybetmek üzereyken önceki gün Yenikapı'dan geçerken rastladığımız Kore lokantasına gitmeye karar verdik. Sonuçta mutlaka orada birileri olacaktı. Nitekim beklediğimiz gibi oldu. Bize sımsıcak bir karşılama yapan lokanta sahiplerine, Koreli misafirlere son derece minnettarım. Senaryomun tıkır tıkır işlemesinin verdiği rahatlığı size anlatamam. Videolar, fotoğraflar hepsi hazırdı. Artık sadece vize sınavlarımı atlattıktan sonra onları güzel bir şekilde birleştirmek kalmıştı.




Yarışmaya aday olduğum video


Sonunda iki gece önce sabahladım ve videoyu bitirebildim. Bence son derece amatör oldu ama duygularımı 3 dakikaya sığdırabilmemin zor olduğunu düşünürsek gayet iyi iş çıkardım diyebiliriz :) Şimdi sırada videoyu paylaşmak, daha çok paylaşmak var. Bu süreçte bana destek veren ve vermeye de devam eden tüm çingularıma teşekkürü bir borç bilirim.


Peki siz hayallerimi gerçekleştirmem için bana yardım etmeye, beni Kore'ye göndermeye ne dersiniz? Eğer bana destek olmak istiyorsanız videomu paylaşıp Youtube aracılığıyla beğeninizi ya da yorumlarınızı dile getirmeniz yeterli olacaktır.

Haydi öyleyse, beklediğiniz gibi artık o kelimeyi yazıp veda edebilirim:

FIGHTING!!! ^^


Mar 6, 2012

Bol Acılı Bir Gezi: “Bigbang Adıyaman’da”



Herkese merhaba! Bigbang'in eğlenceli ve bir o kadar da çekişmeli Türkiye macerasını sırasıyla Mydestiny, Selocan ve Nomuyeppuda’nın bloglarından takip edebilirsiniz. Bu yazıda ise Bigbang – Türkiye gezisinin dördüncü ayağı Adıyaman’ı okuyacaksınız. Öncelikle söylemeliyim; hala acıyan sağ bileğim bu yazının hiç de kolay olmayacağının sinyallerini veriyor.



Sabah herkes uyandığında yaşanan manzarayı Seda’nın kaleminden dinlemiştik. Peki o gece ne olmuştu da üyelerin her biri aramıza sokulmuşlardı?


Aslında bir süreye kadar her şey normaldi. Yatmadan yenen pişmaniyenin ardından üyeler ve Can uyumak için odalarına çekilmişti. Biz Mine’nin zoruyla sıkış tıkış yerde yatıyorduk. Birazdan olacakları düşününce “Mine haklıydı” demekten kendimi alamıyorum. Tam uyumaya hazırlanıyordum ki mutfaktan tıkırtılar duydum. Kalksam başmuhafız Mine beni görecek ama kalkmasam da merakımdan çatlayacaktım. Yukarıdan kimsenin indiğini görmemiştim. Artık daha fazla dayanamıyordum. Biraz bekledikten sonra usulca bir Kim Joo Won (Secret Garden) sürünüşüyle yerden mutfağa ulaştım. OMO! Bahar önünde koca bir kazan, bir şeyler karıştıyordu. Yanında da gözleri mutlulukla parlayan Berna vardı ve beni görünce yüzü bembeyaz kesildi. Tam çığlığı basacakken kendimi tuttum.


Dicle: “Ne oluyor burada kızlar bu kaynayan da nedir?”


Bahar: “Bir iksir hazırlıyorum. Berna’yla bir planımız var.”


Dicle: “Peki diğerlerinin bu plandan haberi var mı?”


Berna: “Aslında bu sadece ikimiz arasındaydı. Sonradan şey duydu bir de...”


Dicle: “Kim d...”


dememle Özge’yle Selin’in beni arkadan yakalaması bir oldu. Şimdi herkes suçluluk duygusunun verdiği gerginlikle birbirine bakıyordu. Plan şuydu: Bahar’ın yaptığı bayıltma iksiriyle birkaç mendil ıslatılacak ve geri kalan kızlar uyutulacaktı! Bu gerçekten çok acımasız olacak diye mırıldanırken Selin sözümü kesti: “Masumca bir istek sadece, yanlarına çıkıp uyurken onları izleyeceğiz. Sen de biliyorsun Dicle uyurken her zamankinden daha tatlı oluyorlar.” Ne olursa olsun başımız belada diye düşünüyordum. O sırada Özge’nin bana attığı çimdikle kendime geldim. Böyle bir fırsat ancak 29 Şubat gibi 4 yılda bir gelirdi. Hemen iksiri mendillere paylaştırdık. Yerde her şeyden habersiz uykuya dalmış Yuki, Seda, Mine, Nazlı ve Elif’in yüzüne hafifçe götürdüğümüz mendil çabucak işe yarıyordu. Plan tıkır tıkır işledi. Birisi dışında tabii. Annesine söylediği yalan yüzünden bir türlü uyuyamayan Gökçen cin gibi bana bakıyordu. Hemen onu da yanımıza aldık ve merdivenleri bir bir tırmanmaya başladık.


Bahar'ın yardımıyla kazanımızı kaynaturken


Umarım doğru odaya giriyoruz diyen Özge rastgele bir kapıyı araladı ve BİNGO! Masmavi saçları pencereden süzülen ay ışığıyla daha da belirginleşmiş T.O.P mışıl mışıl uyuyordu. O sırada Özge ve Berna’yı nasıl zapt ettik bilmiyorum. Gerçekten rüya gibi bir görüntüydü. Karşıki yatakta kim yatıyor diye bakmaya yeltendik fakat saçımızı çeken bir şey olduğunu fark ettik. Can’ın ta kendisiydi. Öyleyse henüz göremediğimiz yatakta yatan Tae’den başkası değildi. Biz iksir hazırlayıp milleti bayıltalım, o da o sırada boş durmamış. Gece boyunca T.O.P ve Tae’ye pis yedili oynamayı öğretmiş. Hatta bir ara Tae: “Bu oyunun adı Dirty Se7en olsun, Se7en hyung ile dalga geçeriz” fikrini bile öne sürmüş. Bize ayak üstü bunlarla övündü ama can alıcı soruyu daha sormamıştı. O sırada benim aklıma diğer odaya bakmak geldi ve hemen hamle yaptım. Ancak kapıyı açtığımda pencerenin açık, pervazdan da uzun beyaz bir çarşafın sarktığını gördüm. Yataklar da boştu. Seungri, GD ve Dae ortada yoklardı. Hemen panikle bizimkileri çağırdım. Sessizce dışarı çıktık ve onları aramaya koyulduk.



Nerede olabilirler diye düşünürken Can bizi uyardı: “Aslında en yakın pişmaniyeciye gitsek iyi olur. Ri sürekli GD’ye mızmızlanıp pişmaniye almaya gitmekten bahsediyordu.” Hepimizin kafasında aynı ampülün yandığını bizzat gözlerimle gördüm. Evin hemen yakınındaki KAR PİŞMANİYE! Olay yerine gittiğimizde Seungri’nin bembeyaz sakalları vardı. Tabii ki pişmaniye yemekten bir hal olmuş ağzına, yüzüne bulaştırmıştı. Daesung hüplettiği saray helvalarına kendisini öylesine kaptırmıştı ki ne geldiğimizi anladı ne de Gökçen’in heyecandan yaprak gibi titrediğini fark etti. GD bizi görünce yüzü kocaman bir gülümsemeyle aydınlandı. “İyi ki geldiniz çocuklar, ben de bunları ne yapsam diye düşünüyordum. Kendilerini kaybettiler pişmaniyeyle. Tam 1 saattir yiyorlar, durduramıyorum. Peki siz neden buradasınız?” diye sorduğunda tabii ki hiçbirimiz hain planımızdan bahsedemedik. GD ve Seungri arasında yaşanan birkaç tatlı atışmanın ardından eve dönmeye karar verdik. T.O.P, Tae ve geri kalanımız evde bütün bunlardan habersiz uyuyorlardı. Can yürüyüş sırasında fırsattan istifade Seungri’nin pişmaniyeye bulanmış fotoğraflarını Twitter’da paylaştı.



Eve vardığımızda T.O.P ve Tae bizi kapıda bekliyorlardı. İkisi de sinirliydi ama endişelenecek bir durum olmadığını Özge ve Berna anlatmaya koyuldular. Özge’nin aceleyle T.O.P’nin koluna girişini ve Berna’nın Tae’nin saçına dokunmak istemesini asla unutamayacağım. Neyse ki GD ve Dae durumu üstelemediler. Hep beraber içeri girdik. Aslında herkes bir elini yüzünü yıkama ritüelinden sonra yatacaktı. Ne de olsa sabah erkenden uçağımız vardı ve Sabiha Gökçen’e yetişmeliydik. Önce nezaketen üyelerin girmesini bekledik. Başta o katta uyuyanlar olduğu için ses olacağından çekinseler de sonra onların daha uyanmayacaklarına hepsini ikna ettik. Yalnız ters giden bir şeyler vardı. Lavabodan çıkan kapının önünde düşüp bayılıyordu! Birisine şaşırmamız geçmemişken arkasından banyoya giren mutlaka çıktığında yere yığılıyordu. Olanlara bir anlam veremesek de Bahar’ın uyarısıyla durum açıklığa kavuştu. Kazandan yere taşan iksiri yüz havlusuyla kurulayan Bahar o havluyu Seungri’nin havlu bekleyen GD’ye götüreceğini asla düşünemezdi. Kapının eşiğinde üst üste istiflenmiş üyeler ve Can adeta bir dağı andırıyordu. Hemen onları salonda yattığımız yere taşıdık. Çünkü hiçbirimizin gücü onları merdivenlerden çıkartmaya yetmezdi.



Bu konuda biraz işgüzarlık yapmış olabiliriz. Ama baygın çinguları yerinden kıpırdatmak asla mümkün olmuyordu. O yüzden Selin’le GD’yi yanımıza aldık. Tamamen şefkat dolu duygularla... :D Özge biraz torpil istedi ve Seungri’yle T.O.P’nin ortasına kıvrıldı. Dae’nin baygınken dahi yüzündeki gülümseme kaybolmamıştı. Bunu en iyi onu yanında uzanmış sessizce izleyen Gökçen bilir. Bahar yanında uzanan şahısa bakarak “Ah Tae uyumasaydın sana yeni hazırladığım iksiri denetecektim, saçları döküp güzelce çıkarıyor” derken Berna bir hışımla Özge-Ri-T.O.P üçgenine yakın bir yere kıvrıldı. Can’ı resmen planımıza kurban etmiştik. O yüzden şimdiden ona hazırlayacağımız kahvaltıyı düşünüyorduk. Karnını güzelce doyurup onu mutlu etmezsek başımıza gelecek vardı. Plan geç de olsa işlemişti. Uykumuz gelene kadar onları izledik.



Sonrası malum sabah olmuştu. Seda’nın çığlığıyla uyandık. Aslında uykuya dalalı daha 2 saat bile olmamıştı. Ama yine ters giden bir şeyler vardı. Kendimizi yorganların içine dürüm olmuş vaziyette bulduk. Hiçbir yere kıpırdayamıyorduk. Sanırım Seda, Yuki, Nazlı, Elif ve Mine bize bu cezayı layık görmüştü. Karnımız çok acıktığı halde kahvaltı sofrasından gelen mis gibi kokulara dürüldüğümüz yorganların içinden eşlik ediyorduk. Sanırım “VIP intikam 5’lisi” yorganın bir kenarını da dikmeyi ihmal etmemişti. Yükselen kahkahalar, espriler hepsini kaçırıyorduk. Üstüne üstlük bir de Bigbang – Gara Gara Go parodisi yapılmıştı bu 5li tarafından. Ne kadar eğlendiklerini tahmin bile edemezdik. Havaalanına doğru yola çıktığımızda Can’ın gösterdiği videolar & fotoğraflar her şeyi anlatıyordu. Seda (GD) olmuştu ve GD ona nasıl dans ettiğini öğretiyordu. Seungri işini ciddiye alan koreograf edasıyla kızların yerlerini ayarlıyordu. Elif halinden pek bir memnundu. Tae Nazlı’ya sololarını söyletmeye çalışıyordu. T.O.P ise Yuki’ye rap kısımlarını öğretiyordu. Mine arada bir yanımıza gelip bizimle dalga geçtikten sonra GD ile Seda’nın yakınlaşmasını önlemek için Cafe’yi söylemeye başlıyordu. Dae’nin gizlice makas aramaya çıktığını duyunca Can videoyu kesmiş. Ne de olsa o bir melekti ve bu olanlara asla izin veremezdi :P


Havaalanına vardığımızda sabah yaşananlar yüzümüzden okunuyordu. Karnımız da epey açıkmıştı. Neyse ki Berna’nın gece hepimizden sakladığı nefis kekleri vardı. Çantasından çıkarıp hemen bize paylaştırdı. Mine’nin intikamı gerçekten acı olmuştu. Çingular geceyi güzel geçirenler ve sabahı güzel geçirenler olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Ancak uzun süren uçak yolcuğu, beraber söylenen şarkılar aradaki tüm buzları eritti.


Nihayet Adıyaman’a varmıştık. Yolculuk hepimizi perişan etmişti. Sanırım buna sebep biletleri yanlışlıkla aktarmalı almış olmamdı. Üstüne bir de şehrin 21 km dışındaki havaalanı eklenince daha yolcuğun başından herkesi mutsuz ettiğimi fark ettim. “Neyse, kendimi yemeklerle affettiririm.” diye düşünüyordum. Gitmeden önce halamı arayıp Sümer Meydanı’ndaki lüks bir otele indirim yaptırtmıştım. Ne de olsa Adıyaman küçük ve samimi bir yerdi. Akraba torpili de her yerde işe yarar düşüncesiyle maliyeti azalttım. Belki Bigbang klip için güzel ama maliyeti az bir yer bulduğuna sevinebilirdi. Otele vardığımızda herkes eşyalarını alıp odalarına çekildi. Akşam yemeğine kadar dinlenecek daha sonra gece geç vakitte yolculuğun ilk durağı olan Nemrut Dağı için yola çıkacaktık.


Yemek vakti geldiğinde herkes yorgunluğunu atmış giyinmiş, süslenmişti. Ancak kimsenin yapacağım sürprizden haberi yoktu . Yemek salonuna geldiklerinde otel sahibi bizimle bizzat ilgilendi. Bana hafif bir kaş-göz yaparak “Ekip geldi, istediğiniz zaman başlayabiliriz” dedi. Bizim için ayrılan masaya gittiğimizde elimi havaya kaldırdım. Adıyaman’dayız ve sıra gecesi olmayacak mı dediğinizi duyar gibiyim. Elbette olacaktı. Saz ekibi içeri girdi ve eğlence başladı. Ancak sürpriz bundan ibaret değildi. Hemen kenarında sıra gecelerinin olmazsa olmazı yani bu akşamın mönüsü “Çiğ köfte” vardı. Otelin baş aşçısı yoğurma işlemine başlamıştı. Üyelerin şaşkınlıkları yüzlerinden okunuyordu. Hemen sıra gecesi hakkında bilmeleri gerekenleri anlattım. GD çoktan el çırparak eşlik etmeye başlamıştı. Twinkle Girls de hep bir ağızdan:


Nemrudun kızı yandırdı bizi
Çarptı sillesini felek misali
Sil yazımızı kurtar bizi
Çarptı sillesini felek misali
Mevlam gör bizi


Nemrut türküsünü söylüyordu. Ortam gerçekten güzeldi. Salona gelen koliler neşemize neşe katacaktı. Çünkü kolilerin içi puşi ve şalvar ikilisiyle doluydu. Bize de onları birbirimize giydirip tadını çıkarmak kalıyordu. Özellikle şalvarı görünce çığlık atan GD’nin mutluluğu paha biçilemezdi. Ne de olsa bu işleri en çok o severdi Love Song klibindeki pantolonu yüzünden bu işe heveslenmiştim. Ama sadece o değil gerek çingular gerekse grup üyeleri bu işten memnun kalmıştı.

Dae, Gökçen, GD ve Selin bir olmuşlar, şalvarlı Love Song parodisi yapıyorlardı. Tae, Can ve Nazlı’yla iddiaya girmişti. Kim en çok acıyı yerse sırtta taşınacaktı. Seda Gürkan’ın kıskançlık mesajlarıyla boğuşuyordu. Tam onun yanına gidip teselli edecektim ki geç de olsa Özge, Yuki, Berna ve Selin’in ortadan kaybolduğunu fark ettim. Hemen Mine’ye işaret ettim. Elif ve Bahar’ı yanımıza aldık ve onları aramaya koyulduk. Otel sahibi onları en son mutfağa giderken görmüş. Eyvah! Yine mi bir iksir vakası diyecektim ki Bahar’ın bizimle olduğunu fark edip derin bir oh çektim. Mutfağa girdiğimizde kızlar arkalarında bir şey saklıyorlardı. Hemen atıldık ve ufak bir çekiştirmeden sonra T.O.P ve Seungri’yi gördük. Ama nasıl görmek. Bu ikisi Healing Camp’ten sonra aşçılığı o kadar alışmışlar ki bize çiğ köfte yapmak için kızları da alıp mutfağa kaçmışlar. Sonra burada onlara çiğ köftenin sandıkları kadar kolay yapılacak bir yemek olmadığını açıkladım. Beni anlayışla karşıladılar ve eğlenceye geri döndük.

Hızlarını alamayan çılgın ikili çiğ köfteyi yoğuran adamı da zor durumda bırakarak müziğe kendilerini kaptırdılar. En çok da giydikleri üniformalar bizi kırdı, geçti. Kim bilir belki bir gün restorant açarlardı. Güney Kore’de Adıyaman sofrası görmek en çok beni gururlandırırdı. Löp löp yenilen çiğ köftelerden sonra herkes yolculuğa hazırlanmak ve biraz dinlenebilmek için odasına çekildi.

Lobide buluştuğumuzda saat 2’ye geliyordu. Birbirimizin kıyafetlerini incelemekten neredeyse otobüsü kaçırıyorduk. Neden derseniz, YG bu soğuk havalarda bizi de düşünmeyi ihmal etmemiş. Northface sponsorluğundaki pahalı dağ kıyafetlerinden koli koli göndermişti. İşte artık her şeyiyle Nemrut’a hazırdık!

2 saate yakın süren yolculuktan sonra Nemrut’un yaya olarak gidilecek kısmına varabildik. Acele edersek güneşin doğuşuna yetişecektik. Zaten buraya bu saatte geliş amacımız da buydu. Mis gibi dağ havasını içine çeken herkes tepeden görünecek manzarayı hayal ediyordu. Rehberlik görevimin aşkıyla 2003 yılında ünlü piyanist Tuluyhan Uğurlu’nun zirvenin manzarası eşliğinde burada bir konser verdiğinden bahsettim. Hepimiz aynı Tae’ye baktık. Kendisi de “keşke” diyen bakışlarıyla karşılık verdi. Gerçekten bu çok güzel olurdu. Herkesin kafasındaki hayaller Tae’nin resitaldeki müzikal ziyafetiyle alakalıyken aramızdan biri farklı şeyler düşünüyordu. Nazlı kendisini o piyanonun üstünde oturmuş ona eşlik ettiğini hayal ediyordu. Daha sonra Can’ın “Abartma çingu, ne düşündüğünü tahmin edebiliyorum” uyarısıyla kendine geldi. Hepimiz gülüştük. Nazlı ve Tae çok utanmıştı.


Tüm bu düşünceler içerisinde zirveye varmak üzereydik. Ben Nemrut Dağı hakkında birkaç bilgi vermenin yerinde olduğunu düşünerek sessizliği bozdum:


Nemrut Dağı, 2.150 metre yüksekliğinde bir dağdır.

Komagene kral Antiochus Techus MÖ 62 yılında bu dağın tepesine, pekçok Yunan ve Pers tanrısının heykelinin yanı sıra kendi mezar-tapınağını da yaptırmıştır. Mezarda, bir kartalın başı gibi, tanrıların taş oymaları bulunur. Heykellerin diziliş şekli hiyoretasyon olarak bilinir.

Nemrut Dağı 1987'de UNESCO tarafından "Dünya mirası alanı" ilan edilmiştir ve dünyanın sekiz harikasından biridir.


“Sekizinci harikası mı?” bu şekilde haykıran T.O.P, sekizincinin ben olduğumu düşünüyordum? Esprisiyle bizi kırdı, geçirdi. Daha sonra ısrarla espri yapmadığını son derece ciddi olduğunu söylese de Yuki ve Özge onun ağzını kapayarak daha ileri gitmesini engellediler. Berna ise onun son derece haklı olduğu konusunda hem fikirdi. Onun ağzını kapamak da Can’a kalmıştı. Güneşin doğuşu hakkındaki tahminlerimiz ve birkaçımızın geri sayımı sürdüğü sırada özellikle ben, Mine ve Selocan’ın dumura uğramasına neden olan bir olay gerçekleşti. Seda kaşla göz arasında çantasına yüklediği kemanını ortaya çıkardı. Nedeninin Tuluyhan Uğurlu olduğunu hemen anladık. Tabii ki GD’ye serenat kısmını kaçıramazdı. O kemanının tellerine dokunurken Mine, Selocan ve ben kahrımızdan ağlıyorduk... Şarkıdan mı, yoksa GD’nin mest oluşundan mı orasını artık siz düşünün :P

Zirveye vardığımızda güneşin doğmasına birkaç dakika kalmıştı. Herkes doğuyu önüne alarak heykellerin arasına dizildi. Ancak Dae’nin arkaya doğru yürüdüğünü fark ettim. Ne olduğunu merak ettiğim için hemen arkasına takıldım. İyi ki de gitmişim. Mevsim kış olduğu için her yer kar ve buzdu. Bir anlık dikkatsizlikle ayağı kayan Dae yuvarlanmaya başladı. O an ne yapacağımı şaşırdım. Ben de peşinden mi gidecektim? Ona nasıl yardım etmeliydim. Dondum, kaldım. Orada bulunan diğer turistler hemen imdadımıza yetişti. Ancak Dae’yi uçurumdan düşmekten son anda yakalayan sağ bileğim hala acıyordu. Sanırım zedelemiştim. Dae olanlardan kimseye bahsetmememiz gerektiğini söyledi. Özellikle Gökçen öğrenirse çok endişelenecek ve üzüntüden kahrolacaktı. Hepimiz onun Dae konusunda ne kadar hassas bir kalbe sahip olduğunu biliyorduk. En az T.O.P kadar ona bağlı sayılırdı. Çaktırmadan zirvenin öbür tarafına geçtik.


Maalesef güneş çoktan doğmuştu. Dae pişmanlıkla bana baktı ve özür diledi. O sırada Dae’yi kurtarmakla meşgul olduğum için yukarıdaki şu güzel manzaraya tanık olamamıştım. Neyse ki biricik menajerimiz Can bu anı ölümsüzleştirmiş. Dediğine göre onlar bu şekilde poz verirken bizimkiler de birbirlerine sarılıp omuz omuza kenetlenmişler. Can kendi de dahil hemen hemen hepsinin gözyaşlarını tutamadığını söyledi.


Nemrut Dağı devasa heykeller ve gün doğumu dışında pek görülecek bir şeye sahip değildi. Hemen otobüse doğru yürümeye başladık. Dönüş yolu sırasında Seungri me2day’ini Nemrut selcalarıyla güncelliyordu. Arada Elif ve Bahar’ın da fotoğraflarını çekip “bunları kendime saklayacağım, sizi özlediğimde bakacağım ” diyerek kızların eriyerek buharlaşmasına neden oluyordu. Herkesin keyfi yerindeydi. Otobüse doluştuk ve ikinci durağımız olan Cendere Köprüsü’ne doğru yol almaya başladık.

Acar rehber olan ben hemen köprü hakkında bilgiler vermeye başladım. Herkesin karnı çok acıkmıştı. “Yaa ama yaa, teknik bilgi istemiyoruz acıktız biz” edalarıyla beni susturmaya çalışsalar da köprüyü uzaktan gördüklerinde hepsinin sesi kesilmişti.


Cendere çayı üzerinde yer alan ve dünyanın hâlen kullanılmakta olan en eski köprülerinden biri olarak anılan tarihi köprüdür.

Bugün Eski Kale olarak bilinen bir antik yerleşim bölgesinde bulunmaktadır. Romalılar'ın yaptığı 2. en geniş kemerli köprüdür. 120 m uzunluğunda ve 7 m genişliğindedir. Herbiri 10 ton ağırlığında 92 kayadan meydana gelir.

Köprünün üsütündeki Latince bir yazıttan anlaşıldığına gore Roma İmparatoru Septimius Severus (193-211), karısı ve oğulları adına yaptırılmıştır. Orijinalinde 4 korint sütun bulunduğu Kahta tarafındaki ikisinin Septimius Severus ve eşine, Sincik tarafındaki ikisinin ise oğullarına adandığı biliniyor. Ancak oğullardan Geta’ya ait olan sütun, onu öldüren ve kardeşine ait her şeyi yok etmek isteyen Caracalla adlı kardeş tarafından yıktırılmış.


Sisler içinde sabahın ilk ışıklarının eşlik ettiği köprü daha önce görmeme rağmen beni bile büyülemişti. Fotoğraflarımızı çekildikten sonra geleneksel köy kahvaltımızı yapmak için yakında oturan amcamlara konuk olacaktık. Tabii ki bundan benim dışımda kimsenin haberi yoktu.

Nihayet çekim faslı sona erdi. Ben şoföre yolu tarif ettim. Aslında biraz tedirgindim. Bigbang’i sülalemle tanıştıracaktım. Yol boyunca tırnaklarımı yedim. GD bir ara yanıma yaklaşıp neden bu kadar gergin olduğumu sordu. Ben hiçbir şey diyemedim tabii. Sonra onun moraran kolunu gördüm. Buraya ne oldu diye sorduğumda bana Mine’nin dönme dolapta bıraktığı eser diyerek kıkırdamaya başladı. Sonra ben yavaşça kolumu sıyırdım. Bu da Dae’nin bana bıraktığı eser diyecektim ki Selin gelip GD’yi arka tarafa götürdü.

Eve gelmiştik. Herkes birbirine burası da neresi diye sormaya başladı. Artık bir açıklama yapmam gerekiyordu. “Gençler burası benim akrabalarımın evi. Yerleşim yerlerinin pek bulunmadığı buraya yakın oturuyorlardı. Kahvaltı edecek daha güzel bir yer bulamadığım için sizi getirdim. Umarım kötü bir sürpriz olmamıştır?” Özge ve Elif başta kızsalar da bizim de sıramız gelecek bakışıyla olayı kabullendiler :D

Yengem ve amcam bizi kapıda karşıladı. Üyelere attıkları şaşkın bakışları hiç unutmayacağım. Tabii ki biz işin bu kısmıyla eğleniyorduk. Aynı bakışı onlar da bizimkilere fırlattı. Özellikle Seungri’nin ahıla girip kuzulara “annyeong” demesi görülmeye değerdi. Hepimiz maknaenin şirinlikleriyle yediklerimizi hazmetmeye çalışıyorduk. Gerçekten sofra canımıza okumuştu. Sürekli yiyip içip geziyorduk. Can dışında kimse halinden memnun değildi. Bahar bir ara “size bitki çayı hazırladım” dediğinde üyelerle beraber onun elindeki pakede atladık. Ben bile kısa sürede bu kadar ağır yemeklere alışkın değildim. Kahvaltının ardından içilen Türk kahvelerine artık hepsi alışmıştı. Hatta Dae’nin “ee, bunun üstüne kahve yok mu dediğini” söylemeden geçemeyeceğim. Hepimiz gülüşmeye başlamıştık. Afiyetle içilen kahvelerin ardından otelimizin yolunu tuttuk.

Yolculuk sırasında herkes yiyip içtiklerinin ve dağ tepe gezmesinin verdiği yorgunlukla uyuya kalmıştı. Uyku ne güzel şey diye düşünürken maalesef şoför amcanın açtığı Kahtalı Mıçı ile kendimize geldik. Ne de olsa adamın anavatanındaydık ve duymamamız kaçınılmazdı. Yine de böyle bir sese alışkın olmayan bünyeler korkunç tepkiler vermeye başladı. Ben çocukluğumdan bu yana böyle şeyleri duymaya alışmıştım. Tae’nin “Sakine kim?” demesinin ardından olayın ciddiyetini kavradım ve kaseti çıkarttığım gibi camdan dışarı fırlattım. Arkasından kopan alkış dalgası o sırada neler çektiğimizin en güzel kanıtıdır diye düşünüyorum.

Otele döndüğümüzde saat 12’ye geliyordu. Öğle yemeğini es geçerek güzel bir uyku çekmenin yerinde olacağına karar verdik. Güneşin batışını izlememiz gereken yer çoktan ayarlanmıştı. Atatürk Barajı için herkese 3’te lobide olmalarını tembihledim.

Planlarıma göre gezinin son durağı Atatürk Barajı kıyısında mangal olacaktı. Ancak oraya gitmeden önce otelin mutfağından içli köfte ve lahmacunun da aralarında bulunduğu birkaç şey almam gerekti. Artık hazırdık ve yola koyulduk.


Adıyaman ve Şanlıurfa’nın arasında Fırat Nehri’nin üzerine inşa edilmiş bu barajın kıyısında yazın yapılan piknik kadar güzel bir şey yoktur. Fakat mevsim kıştı. Aslında gelirken acaba üşürler de bana söylenirler mi diye sesli düşünüyordum. Sonra Yuki’nin “Endişelenme çingu, bunlar yaz kış çadır lokantalarında besleniyorlar. Soğuğa dayanlıklılardır.” cümleleriyle teselli buldum. Gerçekten de öyleydi. Buraya kadar gelmişlerse ızgara – kebap ikilisini görmeleri gerekirdi. Fighting Dicle!


Mangalı yakmak ya da pişirmek için özel birisini getirmemiştik. İzmit’teki soba faciasından sonra T.O.P yine öne atılmıştı. Özge, Yuki ve Berna “Hayır canım, gel sen böyle bak ne anlatacağız” diyerek onu sofranın kurulduğu yere götürdüler. Aslında olacaklardan hepimiz endişeliydik. Güzelim mavi saçlarını ateşe kurban vermesini istemezdik. Bir anda Mine: “Bu iş için GD biçilmiş kaftandır” dedi. Hiçbirimiz onun çok sevdiği halde neden GD’yi neden öne sürdüğünü anlayamamıştık. Daha sonra Selocan kulağıma eğilerek “Bana otobüste planını anlatmıştı. Eğer GD mangalı üflerken o soldan sarkan perçemi tutuşursa bir daha böyle bir şeye yeltenmez, saçı da eskisi gibi olur” demez mi! Bu Mine gerçekten çok zeki bir çinguydu.


Seda, Mine, Selocan ve ben kıs kıs gülmeye başladık. Sonra Gökçen niyetimizi anlayarak araya girdi: “Hayır bence Dae yapmalı, o çok sever mangal yakmayı” demeye başladı. Hepimiz onun da niyetini anlamıştık. Aklı sıra Dae’nin gözünü kapatan emo perçeminin katili olacaktı. Hepimizi bu gibi küçük masum planlar yaparken Can Tae’ye durumu açıkladı. Demek ki bu mangalı benim yakmam gerekiyor diyen Tae anında harekete geçti ve gittikçe uzayan mangal krizini çözdü.


Seungri ateşi yelliyordu. GD de ona nasıl yapması gerektiğini anlatıyordu. T.O.P az önce kendisini ortamdan soyutlayan Yuki, Berna ve Özge üçlüsüyle salata yapıyordu. Tae ve Dae’ye yapılacak bir iş kalmadığı için Blue’dan en güzel kısımları söylüyorlardı. Bir ara Can ile Nazlı’nın Tae’nin bölümünü ondan daha güzel söylemeleri gözlerden kaçmadı. Hepimiz çok keyifliydik. Vee sonunda yemeğimiz hazırdı:


Bu yediğimiz son akşam yemeğiydi. Yemeğin ardından otele dönecek ve ertesi günkü İstanbul yolculuğumuz için eşyalarımızı hazırlayacaktık. Dönüş yolculuğu sırasında herkesin “acı” dan sesleri açılmış ve hep beraber şarkılar söylenmeye başlamıştı. Onları izlerken içimi büyük bir hüzün kapladı. Bu arada kolumun acısı gittikçe artmaya başlamıştı. Neyse ki Dae’nin herhangi bir yerinde bir şey yok diye teselli ettim kendimi. Ne de olsa YG böyle bir şeyi öğrense derhal Türkiye turunu iptal ederdi. Ne olursa olsun kimse dağda olanları öğrenmemeliydi. Otele vardığımızda iki gündür tatlı yemediğimizi fark ettik. Aramızda birkaç kişinin de kan şekeri düşmüştü. Hemen resepsiyonu arayarak karşıdaki Güllüoğlu Baklavacı’sından herkesin odasına baklava sipariş etmelerini istedim. Güzel bir sürpriz olacaktı.

Biz Berna ve Özge ile aynı odada kalıyorduk. Oda telefonumuz birkaç kere çaldı. Hepsi tatlıdan memnun kalan üyeler ve çinguların teşekkürlerini içeriyordu. Özge’nin “Bu T.O.P olmalı” düşüncesiyle en az 4 telefona koştuğunu belirtmek isterim. Maalesef T.O.P teşekkür etmek için henüz aramamıştı. Berna ve Özge’yi teselli ederken kapının çaldığını fark ettim. Gelenin kim olduğu konusunda en ufak bir fikrimiz yoktu. Ben açarım diyerek koştum. Gördüğüm manzara GD’ye saniyelik bir ihanete neden olmuş olabilir.

T.O.P neden gelmişti? Elindeki iki kadeh ne anlama geliyordu. Tüm ekibin odalarda en az üç kişi kaldığını düşününce hiçbirimiz bu soruya bir cevap bulamadık. Belki Berna cevabı biliyordur :)


Hikayenin devamına Berna’nın anlatımıyla şahit olacaksınız. Umarım ilk denememde başarılı olabilmişimdir. Kimseyi üzmemeye çalıştım. Bol yemekli, lezzetli bir yazı oldu. Gece gece gelen görsellerle karnınız acıkmaz umarım :D

Hoşçakalın!