Showing posts with label k-drama. Show all posts
Showing posts with label k-drama. Show all posts

Sep 2, 2012

Kore Takipçileri İçin: "Bu Yaz Neler Yaptık?"


Son zamanlarda “bu blogu nasıl olur da güncellemeyi unuturum” benzeri hayıflanmalar içerisindeydim. Birkaç sitem de aldım bu konuda. En sonunda yazmaya karar verdim. Çok da şey birikti buraya yazmayalı. İnsanın rahatlaması için yazması kadar güzel bir şey olamaz. “Başucunuzda mutlaka boş, beyaz bir sayfa bir de kalem olsun.” derdi bir hocamız. En etkili yol yazmaktır. Öyleyse madem yaz aylarının sonuna geldik, sonbahara taze bir merhaba dedik, size bu yaz Kore dünyasına dair neler yaşadık onları yazmak istiyorum. Müzik olsun, sinema olsun, televizyon dünyası olsun. Hem bunlardan bahsedeceğim, hem de bir nevi kendi yaz tatilimi anlatmış olacağım. Bir taşla iki kuş yani. Haydi bakalım! ^^

Öncelikle K-drama dünyasıyla başlayalım. Bu yaz döneminde dizi açısından deyim yerindeyse doyduk. Hatta doymaya devam ediyoruz. Ne izleyeceğimizi şaşıracak duruma geldik. Bu yıl izlenilmesi gereken yaz dizileri ve yaz dönemine sarkan süper kaliteli bahar dizileri vardı. Bunların arasından bazılarını izledim. Bazılarını izlemeye gerçekten zamanım yetmedi. Ama üç dizi vardı ki onlar hala konuşulmaya devam ediliyor.



İlki Rooftop Prince. “Zaman kayması” diye bir kavramı öncelikle bize bu dizi tanıttı. Joseon döneminden günümüze atlayıveren kendini beğenmiş Majesteleri Lee Gak ve onun dünyalar tatlısı üç yardımcısı sayesinde bu kavram neymiş, öğrendik. 300 yıllık bir aşkı ağzımız açık izledik. Yoochun’un oyunculuk yeteneğinin ne kadar geliştiğine gözlerimizle şahit olduk. Hala bazı sahnelerin komikliğiyle neşemizi bulsak da aşk hakkında “bu kadar da olur mu” dedirttikleri için genel olarak ağlama eğilimi gösterdik. Çok dokunaklı bir finali vardı. Kimilerine göre yetersiz denildi. Ama bence akıllarda tek bir soru bile kalmadan veda ettiler.



İkincisi benim hala izlemeye cesaret edemediğim bir dizi. Çünkü biliyorum izlersem çok seveceğim. Neden sevmeyesin derseniz, şu an hiçbir dizi üçüncü olarak adını vereceğim dizinin önüne geçsin istemiyorum. A Gentleman’s Dignity bu yazın en güzel sürprizi oldu sanırım. Daha önce Secret Garden ekibinin yoğun çalışmalarını duymuştuk. Sonunda bize bu “ahjussi” dizisiyle görkemli bir dönüş yaptılar. Gerçekten merak ediyorum. Ee, izlemeden nasıl emin oldum peki? Etrafımda bu diziye dair hiç olumsuz bir yorum okumadım da ondan. En kısa zamanda da izleyeceğim.



Son dizimiz ise tabii ki “Gaksital”. Ben size bu yazıyı hazırlarken dizinin son iki bölümü henüz yayınlanmadı. Hüzünle karışık gelecek haftayı bekliyoruz. Yaz başında yayınlanmaya başlanan Gaksital, başlangıçta 24 bölüm olarak düşünülmüştü. Ama “asla reytingi düşük bir dizi yapmadım” diyen Joo Won’u haklı çıkaran izlenme oranlarına sahip olunca 4 bölüm daha uzatılmasına karar verildi. Bu dizi Kore’nin yakın tarihine ışık tutması nedeniyle çok sevildi. Genelde Joseon döneminde izlediğimiz Kore’nin, Yuan boyunduruğundan kurtulup Japon İmparatorluğu altına girmesini hiç izlememiştik, ya da varsa ben bilmiyorum. Dahası dönem dizilerinin fanatiği olan ben, böyle güzel bir dizi izlememiştim. Hatta biraz ciddiyetsiz olacak ama Kore erkeklerini jöle sürerken hiç görmemiştim :P Aynı şekilde bayanlarını da böyle kıyafetlerle. Kore Cumhuriyeti’nin sancılı bağımsızlık mücadelesi hepimizi derinden etkiledi. Ama daha önce bahsettim mi bilmiyorum şunu ısrarla söylemek gerek: Kore’nin siyasi tarihi kesinlikle bu diziden ibaret değil. Bu dizinin gerçek olan pek çok yönü olabilir. Ama sırf bu diziyi izleyerek Japonya’ya düşman olup Kore milliyetçiliği yapmak niyetinde değilim. Öyle değil mi yoldaşlar? :D Tamam kabul ediyorum çok etkileniyoruz böyle şeylerden. Ama biraz olsun taraflı bir dizi olduğunu da unutmayalım istedim. Gaksital deyince cümlelerim aktı gitti. Bu diziyi mutlaka izleyin, izlettirin bence.


Not: Big, Ghost, Dr. Jin ve I Do, I Do listeye almadığım için zorlandığım diğer dört dizi. Yukarıdakiler en iyisiydi sadece. Yılın kritiğini yaptığımda hem bu dizilere hem de henüz tamamlanmayan Arang, Faith ve Nice Guy’a da yer vereceğim.



Şimdi gelelim K-pop dünyasına. Müzik anlamında Kore yeni bir akımın etkisine girdi. Hatta tüm dünyayla beraber. “Gangnam Style” bu yazın belki de bu yılın en büyük olayı oldu. YG Family sanatçısı PSY, 2 yıl verdiği aradan sonra yayınladığı videosuyla yediden yetmişe herkese Gangnam dansını öğretti. Şarkı o çok bildiğimiz dans şarkılarından biraz daha farklıydı, ama sözleri de -kabul edelim- bir o kadar anlamsızdı. Yine de kıpır kıpır temposu ve “horse dance” faktörü sayesinde Youtube’ta gelmiş geçmiş en çok izlenen K-pop videosu olma ünvanını ele geçirdi. Hala sıkılmadan dinleyebiliyoruz. Çok uğraşsam da dansını öğrenemedim. Ama yapacağım, azimliyim bu konuda :)



K-pop dünyasına bu yaz bir sürü yeni grup katıldı. Ama eskilerin muhteşem comebackleri yüzünden yeniler yine pek ilgi göremedi. Yazın en güzel comeback’i Beast’inkiydi bana göre. Geceyle kafayı mı bozmuş bunlar desem de “Midnight Sun” bu yaz en çok dinlediğim albüm oldu. Özellikle Midnight ile K-pop’ta özlediğim bir şarkıyı yapmış oldular. Kutluyorum kendilerini, kesinlikle daha iyi olacaklar.



Bu yaz özellikle bayan gruplar ortalığı coşturdu. 2NE1, Bigbang’in yıl başında yaptığı gibi naif bir comebacki tercih etse de f(x) ve Wonder Girls yazın en hareketli şarkılarını yaptılar. Electric Shock ve Like This’i çok dinledik. Talihsizlikler peşini bırakmayan bayan grubumuz T-ara ise 2NE1’a benzer bir tempoda Day By Day ile dönüş yaptı. O şarkıya adeta bayıldık. Grubu da sevmeye çalışıyoruz tüm yaşananlara rağmen. Bu yaz çok önemli bir comeback daha vardı bayan cephesinde. BoA “Only One” ile şanına yakışır bir dönüş yaptı. 4Minute – Volume Up yine yazın göze çarpan şarkılarından oldu. Ama yazın son günlerinde geri dönen KARA, uzun süredir özlenen hitlerinden birini yaptı. Pandora’yı severek dinliyoruz.



Yaza Bigbang ile başlayıp yine onlardan biriyle kapadık. Yaz başında Bigbang – Alive (Monster Edition)’ı yayınladılar. Monster, Bingle Bingle dinlemekten bıkmadığımız şarkılar oldular. Still Alive’ın introluktan şarkıya dönüşü de ayrıca muhteşemdi. Yazı bitiren ise liderin solo albümü oldu. Uzun bir aradan sonra kendine has tarzını özlediğimiz G-Dragon, bu kez electroyu katmadan yalnız Rap – R&B karışımı bir müziği denedi. Türünün tek örneğiydi sonuçta. One Of A Kind ve henüz yayınladığı That XX alışamadığımız bir tarzın meyveleri oldular. That XX’i ne kadar sevdiysem, One Of A Kind’ı da o kadar sevemedim. Beni tanıyanlar lideri herkesten ayrı tuttuğumu bilirler ama ne yapsa beğeneceğiz diyen bir VIP de değilim. Heartbreaker’dan sonra beklentilerimiz yüksekti belki de. Hazır yazın iyilerini yazmışken bunu eleştirimi bir kenara sıkıştırayım istedim.



Super Junior’ın Sexy, Free & Single’ı benim açımdan büyük bir önem arz ediyordu. Çünkü grubun en sevdiğim üyesi Kangin bu albümle geri dönecekti. Büyük bir heyecanla bekledim ama yine de istediğim tadı alamadım. Geçen yaz Mr. Simple’ı bangır bangır dinliyorduk. A-Cha keza öyle. Ama bu yaz S.P.Y ve S.F.S sönük kaldılar. Nerede o eski SuJu dedim. Onların çok güzel şarkılara imza attığı dönemleri özlüyorum itiraf edeyim. It’s You gibi mesela. Ama önce yeniden 13 kişi olmaları gerekiyor.




Junsu! Unutacağımı sanmıştınız. Junsu bu yaz solo çalışmalarına dönen birkaç grup üyesinden biri oldu. Ama ne albüm öyle! Önce bahar aylarına Tarantallegra ile damgasını vurdu. Şimdilerde ise mavi saçları ile yayınladığı İngilizce Single’ı Uncommitted konuşuluyor. Yaz bitmeden o da hamlesini yaptı böylece. Mükemmel sesinden mahrum bırakmadı bizi.


K-pop dünyasında daha pek çok şey oldu ama yazabileceklerim bu kadar. Yazdan önce debutlarını yapıp yazın pek varlık gösteremeyen iki grup var. Onların da isimlerini yazayım ki ayıp olmasın. B.A.P ve Nu’est. İkisi de sağlam gruplar ve gelecek vaad ediyorlar.


Şimdi biraz da beyaz perdeye değineceğim. Bu yaz izlediğim iki güzel Kore filminden bahsetmek istiyorum.



Bu yazın en beğendiğim filmi The Thieves oldu. Film Ocean’s Eleven filminin Kore versiyonu olarak düşünülmüş. Ama kadro belki de Amerikan versiyonundan bile daha iyi. Tecrübeli aktör Lee Jung Jae’nin yanı sıra bu yılın "en güzel ağlayan" oyuncusu Kim Soo Hyun ve Kore filmlerinin en iyi kadın oyuncusu Gianna Jun başrollerde. Film vizyona girdikten günler sonra çok beğenildiği için 2.sinin çekimlerine başlandı bile.


İkinci filmimiz acaba bunlar Ocean’s Eleven’a takmışlar mı diyeceğiniz türden. Fakat lafınızı hemen geri alın çünkü filmin başrolünde Cha Tae Hyun var! Komedi üstadı, Kore’nin en sempatik adamı Tae Hyun bu filmle ilk tarihi filmine imza atmış oldu. Film yine bir hırsız çetesini konu alıyor. Ama bu sefer olayların Joseon’da geçmesi The Grand Heist'i Thieves’tan farklı kılıyor.


İki filmi de şiddetle tavsiye ediyorum, pişman olmayacaksınız.


Tüm bunların dışında bu yaz başka neler oldu, onlara kısaca bir göz atalım:


*Dünyaca ünlü sanatçılar Kore’yi fark etti. Bunda Gangnam Style’ın büyük etkisi oldu.


*Twitter tayfası bol tartışmalı ve etkinlik dolu bir yaz geçirdi. K-pop grupları, K-drama starları defalarca TT’e taşındı. Sanırım bu kadar etkinliğin en büyük sebebi ünlü grupların ve oyuncuların planlanan ya da planlanmakta olan dünya turlarına henüz Türkiye’yi dahil etmemiş olmamalarıydı. Buna rağmen bazı sanatçılardan Türkiye için söz alındı. Bakalım verilen bu sözler tutulacak mı?


*Müzik cephesinde göz yaşartan bir gelişme daha yaşandı. Dağılan SS501 grubunun üyesi Kyu Jong’un askere gitmesi grubu bir araya getirdi. Triple S’ler kadar dünyadaki tüm Kore severler bu olaya çok sevindi.


*Zannediyorum ilk defa bir Türk oyuncu Uluslararası Seul Drama Ödülleri’nde ödül kazandı. Ezel dizisi ve Kenan İmirzalıoğlu törenin özel ödülünü aldılar. Gururlandık. Bir kez daha sesimizi duyurabildik.


*Maalesef tatsız bir haber; bu yazı yazılmadan birkaç gün önce Kore’yi şiddetli bir tayfun esir aldı. Ancak toparlanıyorlar. Umarım kısa sürede atlatırlar.



Haber bülteni gibi bir yazı yazdım galiba. Ama bunlar hep beraber yaşadığımız gelişmelerdi. Bir de ben kendi dünyama birkaç yenilik kattım. Yeni çingular edindim. Korece çalışmaya ağırlık verdim. Japonya’ya geri döndüm. Kalben yani :P Şu sıralar biricik Oguri Shun’un "Rich Man, Poor Woman" dizisini izliyorum. Başlangıçta süper klişe bir adı var bunun, kesin içeriği de öyledir diye düşünmüştüm. Ama düşündüğümle kaldım. Oguri Shun nasıl klişe bir rolü canlandırabilir ki? Sıradışı patron Hyuga Toru şimdiden favorim oldu. Hah, az kalsın unutuyordum. Bir de çeviri işine katıldım. İngilizce seviyemi görmek, geliştirmek ve imlamı kuvvetlendirmek için. Minoz Turkey ile beraber Lee Min Ho’nun Faith dizisini çevirmeye başladık. Dizi devam ediyor. Yani sonbaharım da bu şekilde geçecek.


Evet, işte benim ve birçok Kore severin yaz tatili böyleydi. Evde, internet başında, mümkün olduğunca az sosyalleşerek geçti. Ama ben pişman değilim. Burada vakit harcamayı seviyorum çünkü. Bu sayfaya da aynı özeni göstermek ümidiyle veda ediyorum. Umarım değerlendirmemi beğenmişsinizdir. Yorumlarınızı eksik etmeyin! :)


Bir dahaki yazıya kadar, hoşçakalın! ^^



May 4, 2012

Kore'yi Seviyorum, Çünkü ...



Herkese heyecanlı bir merhaba!

Heyecanlı diyorum çünkü yaklaşık 14 saat önce beni hayallerime fazlasıyla yaklaştıracak bir adım attım. Peki neydi bu adım?

Tarihi net hatırlayamasam da; sanırım Mart ayının ortalarına doğru, forumlardan birinde MOFAT ve Arirang TV'nin beraber düzenlemiş olduğu bir yarışma gördüm. "I Love Korea, Because..." adında bir yarışmaydı bu. Şartları şöyleydi: Kore'yi neden sevdiğimizi anlatan maksimum 3 dakika uzunluğunda bir video hazırlayacak, Youtube'a yükleyecek ve daha sonrasında bu videoyu MOFAT'a ulaştıracaktık:




Hiç abartmıyorum bu haberi duyduğumda hayatta böylesine umutlandığım nadir anlardan birini daha yaşadım. Kendime inanıyor ve güveniyordum. Hemen kağıt kalemi elime aldım ve yazmaya başladım: NELER YAPABİLİRDİM?

Öncelikle yakın dostlarımı aradım. Haberi onlarla paylaştım. Geceler boyunca telefonda senaryo planlarını, çekim aşamalarını tartıştık. Tanıyanlar bilir, ben Kocaeli'de yaşıyorum. Açıkçası burada Kore'yi neden sevdiğimi anlatacak pek materyale sahip değiliz. Zamanla olacak belki ama şimdi yoktu en azından. Öyleyse tüm oklar bana en yakın ve en müsait yeri gösteriyordu: İSTANBUL!


Telefonda uykusuz geceler :P


Kore'yi neden sevdiğimi hem yıllardır edindiğim anılardan, hem de tarihi geçmişimizden ve tabii ki geleceğimizden bahsederek anlatabilirdim. Öncelikle yemeklerini tanıtmak istedim. Mart ayının sonuna kadar İstanbul'daki tüm Kore lokantalarını aradım. Hepsi yoğunluktan ve bunun mümkün olmayacağından bahsetti. Benim bir de Hanbok'a ihtiyacım olacaktı ki sadece 1 haftam kaldığı düşünülürse panik seviyemde gözle görülür bir artış olmaya başladı. Öncelikle bu süreçte yanımda bana maddi - manevi destek olan ailem, arkadaşlarım paniğimi fazlasıyla dindirebildiler. Eğer lokanta olmayacaksa Hanbok olur dedim. Çarşımızdaki yetenekli terzileri gezdim, dolaştım. Bana kısa sürede dikilebilecek en güzel Hanbok'u diktiler. Arkadaşımın annesi kenarlarını elleriyle dikti, işledi. Onlara sonsuz minnettarım :)



New York History Museum'daki Kore kültürü canlandırması



Hanbok işin içine girince Sultanahmet'e gitmek kaçınılmazdı. Giyip dolaşacağım uygun bir ortam bulduğumuza çok sevinmiştik. Elma dağıtma fikri ise kara kara düşündüğüm gecelerden birinde ortaya çıktı. Hanbok giyip elma dağıtmak Kore kültürünün muazzam bir sentezi olacaktı. Bu fikir için günler öncesinden heyecanlanmaya başlamıştım.

Tüm bunlar olurken ticari ilişkiler için konuşacağımız firmaları da araştırıyorduk. Neyse ki kuzenim Hyosung ile çalışıyordu. Onu arayıp durumdan bahsettim. Firma yetkilileri yardımcı olacaklarını söylediler. Ayrıca bu vesileyle firmadakilere kendimi sevdirdim. İdeallerimden bahsettim. Video yarışması farkında olmadan geleceğimi de şekillendirmeye başlamıştı :)


Kore Gazisi Sayın Turan Çökmez ve ben

Sürecin belki de en duygusal kısmı Muharip Gaziler Derneği ile olan görüşmelerimizdi. Telefonla arayıp randevu aldığımda beni son derece sıcak karşıladılar. Artık sadece bir an önce İstanbul'a gitmek kalmıştı. Nisan ayı geldiğinde son derece yoğun geçen İstanbul maceralarımıza da başladık. Bir öğleden sonra derneğin kapısını çaldık. Bizimle görüşecek olan Kore Gazisi: Turan Çökmez son derece tatlı ve samimi bir dedeydi. Bize savaşta aldığı yaralardan ve savaşın onda bıraktığı derin izlerden bahsetti. Biz onu gözlerimiz dolu dolu dinlerken bizimle paylaştığı enteresan bir anısı şaşırmamıza neden olacaktı. Ona"Kore'ye gitmekten, savaşmaktan hiç pişman oldunuz mu?" diye sorduğumuzda bize savaşta yaralanmasından hemen sonra küçük Koreli bir kızın ona verdiği kırmızı elmanın tüm acısını dindirdiğinden bahsetti. Elbette amcanın bizim Hanbok - elma projemizden haberi yoktu. Tamamen tesadüf olan bu anıyı kesinlikle videomuza koymaya karar verdik.



Hanbok = Haengbok



Gaziyle olan görüşmemizin ardından benim en heyecanlandığım kısıma gelmiştik. Sultanahmet'e doğru yola çıktığımızda elimde içi elma dolu koca bir sepet, üzerimde Hanbok vardı. Meraklı bakışlar altında Sultanahmet'te Koreli arayışımız başlamıştı. Ancak maalesef 2 saatlik serüvenimizde tek bir Koreli'ye denk gelememiştik. Umudumuzu kaybetmek üzereyken önceki gün Yenikapı'dan geçerken rastladığımız Kore lokantasına gitmeye karar verdik. Sonuçta mutlaka orada birileri olacaktı. Nitekim beklediğimiz gibi oldu. Bize sımsıcak bir karşılama yapan lokanta sahiplerine, Koreli misafirlere son derece minnettarım. Senaryomun tıkır tıkır işlemesinin verdiği rahatlığı size anlatamam. Videolar, fotoğraflar hepsi hazırdı. Artık sadece vize sınavlarımı atlattıktan sonra onları güzel bir şekilde birleştirmek kalmıştı.




Yarışmaya aday olduğum video


Sonunda iki gece önce sabahladım ve videoyu bitirebildim. Bence son derece amatör oldu ama duygularımı 3 dakikaya sığdırabilmemin zor olduğunu düşünürsek gayet iyi iş çıkardım diyebiliriz :) Şimdi sırada videoyu paylaşmak, daha çok paylaşmak var. Bu süreçte bana destek veren ve vermeye de devam eden tüm çingularıma teşekkürü bir borç bilirim.


Peki siz hayallerimi gerçekleştirmem için bana yardım etmeye, beni Kore'ye göndermeye ne dersiniz? Eğer bana destek olmak istiyorsanız videomu paylaşıp Youtube aracılığıyla beğeninizi ya da yorumlarınızı dile getirmeniz yeterli olacaktır.

Haydi öyleyse, beklediğiniz gibi artık o kelimeyi yazıp veda edebilirim:

FIGHTING!!! ^^


Jan 8, 2012

K-Drama Dünyası ve Hayatımıza Etkileri


Yeniden merhabalar. Bu dosyayı ne zamandır hazırlamayı düşünüyordum. Ama geçenlerde başıma gelen bir olay bu projeyi hızlandırmakla kalmadı, derhal hayata geçirmek istedim. Çünkü gitgide delirdiğimi hissediyordum.


Başıma gelen olayı merak ettiyseniz hemen aktarayım; hafta başında sıkıcı bir dersin ortası ve ben yine wifi gibi güzide bir hizmeti sonuna kadar sömürerek Twitter'da oyalanıyordum. Daha sonra gözüm yanımdaki arkadaşın lila rengi şirin kalemine takıldı. Üstünde garip garip çiçekler böcükler vardı ve belli belirsiz sembolik harfler gördüm. Harfler! İşte algıda seçicilik yine devrede! Büyük bir hışımla o kalemi aldım ve ellerim titreyerek arkasını çevirdim. Aman ne göreyim? Koskocaman yazıyordu: MADE IN KOREA diye. Çoğumuz için bu sıradan bir olay. Siz henüz nasıl bir haldesiniz bilmiyorum; ama bu olay bende büyük bir heyecan yarattı. Hemen kulağına eğildim: "- N, bunu nereden buldun böyle???" O da bir kırtasiyenin ismini verdi. Sonra yazıyı gösterdim. "-Aaaa şimdi anlıyorum vallahi Dici hiç fark etmemişim, istersen senin olsun ya da alayım ben sana kusura bakma gerçekten görmemişim." dedi endişeli bir şekilde. Bu olayın ardından kendimi çok suçlu hissettim. Yahu ne yapıyorsun?! Hasta mısın sen kızım dedim kendi kendime. Demek öyle bir baktım ki kız kendini adam öldürmüşçesine savunmaya başladı. Kendimi şöyle bir silktim. "Kendine gel kızım dışarıdan hiç normal gözükmüyorsun" dedim. Düşündüm. Neydi bu kadar hassas kılan beni diye. Aldım elime kağıt kalemi. Bu hastalıklı yazının taslağını hazırlamaya başladım. K-Drama sonrası aklıma fikrime düşenler, daha önce habersiz olduğum şeyler diye.



İlki şüphesiz Kore'nin haritadaki yeriydi. Daha önce nerede çekik gözlü turist görsem ben de herkes gibi "aha Çinli aha Japon" gibi yakıştırmalar yapardım. Kore gazilerini tv'de gördüğümde "hımm sanırım sömürge bir ülke, yazık" gibi acımasız çıkarımlarda bulunurdum. Haberdar olunca açtım baktım. Ne göreyim burası başlı başına bir ülkeydi. Sonra Kore Savaşı hakkında birkaç yazı okudum. Burası bizim onurumuzun hala yaşatıldığı bir ülkeydi. Kendimden utandım tabii. Hatta babamın dedesinin, amcasının oraya gidip bu savaşta hayatını kaybettiğini öğrenince yerin dibine girdim diyebilirim. Tabii biraz da şaşırdım.


Harita faciasından sonra daha da dikkat etmeye başladığım bu ülke beni drama dünyasının içine öyle bir dahil etti ki, artık gördüğüm her şeyi merak eder oldum. Oburluğuyla tanınan ben bu ülkenin yemeklerine şöyle bir göz atmak istiyordum. Her drama izleyişimde ağzımı sulandıran bu lezzetleri gerçekten denemem gerekiyordu.


Boys Over Flowers izledikten sonra "lapa" arayışına girdim. Neydi bu her derde deva lapa? Allahım öyle bir anlatılıyordu ki resmen annelerimizin evde pişirip başarısızlıkla sonuçlanan pirinç pilavları Kore'de oldukça popülerdi. Gerçekten ilginç bir görünümü vardı. Sonra balık keki "eoumuk". Resimde de göreceğiniz üzere iştah açıcı bir özelliği vardı. Dizide Goo Jun Pyo delisi bu şeyden onlarca yemişti. Güzel bir şey olmalıydı. Esasında Boys Over Flowers izleyenlerin yeme içgüdüsünü tavan yaptıracak yegane diziydi. Güney Kore'yi tanımlayan dizi olarak lanse ediliyor ya işte o ifade kesinlikle doğruydu. Geum Jandi ve ailesinin bizzat hazırlamasına tanık olduğumuz "kimchi" de bu dizi sayesinde hayatımıza girdi. Bu tabii sizin algı eşiğinizle doğru orantılı. Mesela ben Misa'yı daha önce izlememe rağmen oradaki kimchi bence hayatın en acımasız yemeğiydi. Aynı şekilde "kimbap"tan da uzun bir süre nefret etmiştim. Yani Kore lezzetlerini sevmek istiyorsanız Boys Over Flowers biçilmiş kaftandı. Daha sonra "soju" diye bir şeye tanık olduk. İçerken "kiaaa" diye sesler çıkartarak suratlarını ekşitiyorlardı. Anlaşılan çok acı ve karşı konulamaz bir tadı vardı. Bir de ne zaman içseler kesinlikle sarhoş olurlardı. Sonra da gelsin oppanın sırtında eve gitmeler :P Bu sırtta taşıma mevzusu başlı başına bir olay zaten. Sadece sarhoş olduklarında değil garip bir şekilde kızları sırta atma gibi fantezileri var. Aynı şekilde kızlar da yaşlı büyüklerini sırtlarında taşıyorlar.




Hazır yemeklere girmişken geleneksellikten şaşmayalım. Dramalarda genel olarak yaşlıların giydiğini gördüğümüz bir kıyafet "hanbok". Görünüşü biraz garip ama kötü de değil. Bu resimdeki modern bir hanbok. Çiftler evlenirken bunu giyerlermiş. Daha önce de dediğim gibi dramalarda haraboji ve halmoniler bunu giyiyorlar. Ama şimdilerde Amerika kültürünün iyice esir aldığı Kore hanboklara eskisi kadar önem vermiyor. Ben böyle bir şeyi giymek ister miyim, elbette isterim çünkü çok değişik bir deneyim olurdu. Yanımda da bu kıyafetin ait olduğu kültürden biri olursa neden olmasın :P Neyse sulandırmayalım. İşte hanboktan da bu şekilde haberdar oldum. "The Memoirs of Geisha" adlı filmde aşık olduğum kimono yerini hanbok'a bıraktı. Pişman değilim :)






Gelelim bu yazıyı yazmama sebep olan kırtasiye malzemelerine. Aslında bunlar için drama izlemenize gerek yok. Sanırım ithali ucuz olduğu için pazarlarda bile bunlardan bulabilirsiniz. Kolej dramalarında da bunları sık sık görebilirsiniz. Ben kolej dramalarından sonra nerede böyle bir şey görsem sempati duymaya başladım. Küçükken bir günlüğüm vardı ucuzcudan aldığım. Üstünde "Haru Haru" yazıyordu. Yıllar sonra bunun anlamını fark edince bu malzemelerden daha çok edinmek istiyorsunuz.





Tekstil deyince bu kadar şirin şeyleri bir Japonya'da bir de Kore'de görebilirsiniz. İzlerken bir bakıyorsunuz adam kazık kadar da olsa (bkz. Cha Jiheon manyağı :D) sırt çantası kullanıyor. Bu çantalar asla öyle sıradan çantalardan da olmuyor. Aslında sırf onlarda gördüm diye değil, sırt çantaları ölene kadar favorim olacak. Ama ileride öğretmenlik yaparken taksam nasıl olur diye de endişeye kapılmıyor değilim :P


Sadece çanta bu kadar sevimli olsa iyi. Kışın başlarını süsleyen o tatlı mı tatlı bereler ve asla nasıl doladıklarını bilmediğimiz atkılar. Hiç kıvırmayın birkaç kez de olsa takmayı istemişsinizdir o berelerden. Hayvan şeklinde olanlar en revaçta olanları. Zaten anlamadığım bir şekilde kedi, köpek ve tavşan'a feci halde takıntıları var. Çoğu tekstil figürü onlardan ibaret. Korean hoodie yazıp googlelattığınız zaman hep bu kapşonunda kulakları mevcut rengarenk ve dizüstü ebatlara sahip sweatler çıkıyor. Sonuç olarak deli demeyeceklerini bilsem şu şapkalardan takmak isterdim.




Telefon süsleri! Dürüst olmak gerekirse çekindiğim bir diğer konu da telefon süsleri oldu. İstisnasız her dramada karşıma çıkan bu ayrıntı beni en son ortaokulda yaptığım bir şeyi tekrar yapmaya ikna etti. Geçen sene yeni aldığım telefonu bahane edip "hehe ne yapayım işte aldığım yerden hediye ettiler ben de mecburen.. ama şirin dimi?" diye yalanların en büyüğünü uydurmuş ve bu süslerden birine sahip olmuştum. Size de soruyorum: Gerçekten tatlı değiller mi? "-Abartmadığımız sürece eveeet" dediğinizi duyar gibiyim :P



İşte beni en derinden etkileyen meseleye geldik: "Karaoke". Şimdiye kadar o kadar çok karaoke sahnesi izlemişizdir ki ondan bahsetmeden geçemezdim. Karaoke deyince aklıma yıllar önce aldığımız vcd'nin içinden çıkan karaoke cd'si ve mikrofon geliyor. O kadar itici ve basit gelmişti ki. İyi de bununla ne yaparız diye günlerce düşünmüştüm. Daha sonra birkaç kere arkadaşlarla barda karaoke eğlencesi düzenlendik. Yavaş yavaş işin mantığını kavrıyordum ki dramalar tam üstüne geldi. Aman o ne şaklabanlık, o ne eğlence! Bir tane ciddiyetle şarkı söyledikleri ve adam akıllı durdukları karaoke sahnesi görmedim.


Bundan hiçbir zaman şikayetçi de olmadım. Özellikle iki karaoke sahnesi benim favorim oldu. İlki My Name Is Kim Sam Soon'da ailecek gidilen eğlence, diğeri de yukarıda görmüş olduğunuz Dok Go Jin çılgınının Heartbreaker denemesi. İşte böylece karaokenin ne kadar eğlenceli bir etkinlik olduğunu öğrendim. "Jigeut jigeut jigeutaeee ppigeut ppigeut ppigeutaeeee" :D



Şimdi nedir bu yatak döşek diyecektir bilmeyenler. Efendim hemen açıklayayım. Ben ne zaman drama izlemeye başladım, artık köyümün o mütevazi yaşantısı daha cazip gelmeye başladı :P Görmüş olduğunuz resim de geleneksel Kore tarzı uyuma şeklidir. Bizim köyde de böyle uyuruz ama farklı olarak altımızdaki yatak daha kalın ve yüksek olur. Arkadaş bunlar direkt olarak yerle temastalar. Resmen beton, parke demeden yerin üstüne seriyolar yataklarını. Geçenlerde çok sevdiğim bir sınıf arkadaşımın evine gittik. Ben her zaman koltukta yatan taraf olduğum için bu sefer bana yer yatağı düştü. Ama o da ne! Yerde yatak yoktu sadece hafif kalın bir yorgan vardı. İşte tam zamanıdır diyerek bu şeyi tecrübe etmek istedim. Önceleri resmen belim yerinden kopacakmış gibi hissettim. Sonra ise vücudum yavaş yavaş alıştı. Aslında diğerlerine sorarsak bu müthiş sağlıklı bir şeydi. Şimdi odamda iki tane yatak varken yere yorgan sermeyi düşünmüyorum elbette. Ama umarım bir gün daha böyle bir fırsat geçer elime ve tekrar "onlar" gibi hissederim.




Şimdi yukarıdaki fotoğrafın ardından kendinize gelebildiyseniz dosyamıza kaldığımız yerden devam edelim :P 7 yaşından beri gözlük kullanan birisi olarak kemik çerçeveler her daim favorimdir. Lakin çok kullanışsız oluyorlar. Çabucak kırılma riskleri var vs. Sonra bunların alışılmaz derecede büyük olanlarını yine dramalar sayesinde öğrendik. Eğer başroldeki kız-erkek inanılmaz bir fiziki değişim içerisine girecekse ilk olarak saçları kabarık ve kesinlikle gözünde de bu gözlükten olmalıdır. Ya da yine esas erkek rollerinden biri öldürücü karizmasıyla bizi can evinden vurmak istiyorsa bu gözlüklerden kullanır. Tıpkı yukarıdaki Key örneğinde olduğu gibi :) Belirtmeliyim ki şu sıralar bu gözlükler herkes tarafından beğenilmekte. Liseli gençlerde özellikle rengarenk çerçeveli olanlarını görüyorum. Sonumuz hayır olsun :D



Yavaş yavaş mekanlara geçelim istiyorum. Mekan olarak ilk örneğimiz kafalarda drama sonrası şekillenen "sauna" fikri. Sauna bizim kültürümüzde de var aslında. Ama hiç böyle hayal ettiniz mi bilmiyorum. Bu toplumun insanları saunaya girdikten sonra şu enteresan formaları giyiyor, daha sonra kafalarındaki havluları da o hale getirip onlarca haşlanmış yumurta yiyorlar. Şaşırdınız elbette. Biraz da otel mantığında orada saunalar. Genellikle ince bir minder üzerinde diğer insanlarla beraber uykuya dalıyorlar. Evsiz olanlar için düşünülmüş desem; onunla da bir alaka kuramadım. Her ne olursa olsun kesinlikle yaşamamız gereken bir şey olmalı. Eğer birgün gidersek tıpkı resimdeki gibi bunu beraber yapalım çingular:)



Mekanlardan ikincisi öyle çok alışılmadık bir şey değil. Kahveden çok çayı sevdiklerini düşündüğüm Koreliler son zamanlarda gözümüzün içine soktukları bu kafelerle dikkat çekmekteler. Hemen her yeni dramada mutlaka böyle bir yerde sahne vardır. "İyi de hiç kafe sahnesi olmayacak mı nerede buluşulacak?" derseniz cevabım şu yönde olacaktır. Elbette böyle sahneler olmalıdır. Ama fark ettiğime göre reklam işin içine giriyor. Kafede yenilen ya da içilen bir şeyi üst üste birkaç bölüm görüyoruz. Daha sonra canımız çekiyor. Aman olsa da yesek diyoruz. Ayrıca o kafeler o kadar modern ve tiril tiril oluyor ki -tıpkı sokaklarının tertemiz olması gibi- Kore kesinlikle gelir düzeyi yüksek bir ülkedir izlenimi oluşuyor zihinlerde. Amaç bu mu zaten? Yok belki değil diyebilirsiniz. Ama onların böyle bir amaca da ihtiyaçları yok. Hali hazırda güzel bir ekonomiye ve asla tükenmeyecek bir sektöre sahipler. Sırtları yere gelmez, gelmesin de :)





İşte son mekanımız da Jeju Adası. Yazının tümüne katılmasanız dahi bu mekan benimle hemfikir olabileceğiniz belki de tek şey :) Önceleri hiç bilmiyordum. Her drama izleyişimde gördüm, imrendim. Siz de iç çektiniz çok havalı bir mekandır çünkü burası. Sadece havalı olsa yine tamam. Ama dizilerin genelde en can alıcı sahneleri hep Jeju Adası'nda geçer. Ayrılıklar, barışmalar, balayları, evlilikler... tüm bu olaylar orada patlak verir. Jeju'da geçen bölümler en beğendiklerim oluyor her zaman ister ağlatsın, ister güldürsün. Çünkü gitmeyi çok istiyorum. Masal gibi bir dünya inşa edilmiş oraya. Haliyle bunu yakından görmek istiyorum.

Tespitlerimin sonuna gelmiş bulunuyorum. Daha birçok şey var ama daha daha da uzatıp sıkılmanızı istemem. Zaten ben hatırlatmasam da siz sürekli tanık oluyorsunuz :)


Bir sonraki yazıda görüşebilmek dileğiyle, hoşçakalın!